• İstanbul 21° AÇIK
    • Adana
    • Adıyaman
    • Afyonkarahisar
    • Ağrı
    • Amasya
    • Ankara
    • Antalya
    • Artvin
    • Aydın
    • Balıkesir
    • Bilecik
    • Bingöl
    • Bitlis
    • Bolu
    • Burdur
    • Bursa
    • Çanakkale
    • Çankırı
    • Çorum
    • Denizli
    • Diyarbakır
    • Edirne
    • Elazığ
    • Erzincan
    • Erzurum
    • Eskişehir
    • Gaziantep
    • Giresun
    • Gümüşhane
    • Hakkâri
    • Hatay
    • Isparta
    • Mersin
    • istanbul
    • izmir
    • Kars
    • Kastamonu
    • Kayseri
    • Kırklareli
    • Kırşehir
    • Kocaeli
    • Konya
    • Kütahya
    • Malatya
    • Manisa
    • Kahramanmaraş
    • Mardin
    • Muğla
    • Muş
    • Nevşehir
    • Niğde
    • Ordu
    • Rize
    • Sakarya
    • Samsun
    • Siirt
    • Sinop
    • Sivas
    • Tekirdağ
    • Tokat
    • Trabzon
    • Tunceli
    • Şanlıurfa
    • Uşak
    • Van
    • Yozgat
    • Zonguldak
    • Aksaray
    • Bayburt
    • Karaman
    • Kırıkkale
    • Batman
    • Şırnak
    • Bartın
    • Ardahan
    • Iğdır
    • Yalova
    • Karabük
    • Kilis
    • Osmaniye
    • Düzce
    • Lefkoşa
    • Bakü
    • Amsterdam
  • HABER GÖNDER

  • SİTE YAZARLARI
  • VİDEO GALERİ
  • FOTO GALERİ

Ayşe Şen: Ömrümün yarısı Türkiye, yarısı Bulgaristan

Ayşe Şen: Ömrümün yarısı Türkiye, yarısı Bulgaristan

Genç yazar “Benim Adım Gül” başlıklı ilk romanını iki toplumun, iki milletin hikayesi olarak tanımlıyor

Bugünlerde Türkiye kitap piyasasına çıkan “Benim Adım Gül” adlı romanda genç yazar Ayşe Şen, Bulgaristan doğumlu bir Türk kadınının hikayesini anlatıyor.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesin’den mezun olup avukatlık yapan Ayşe Şen, 90’lı yılların ortasında ailesi ile birlikte İzmir’e göçetmesine rağmen Bulgaristan’la olan bağının güçlü olduğunu paylaşırken “Ömrümün yarısı Türkiye, yarısı Bulgaristan’dır” sözlerini kullandı.

“Benim Adım Gül” romanı, 80’li yılların sonunu, Bulgaristan’daki Türkleri’nin adlarının değiştirildiği, ana dilinde konuşmalarının yasaklandığı dönemi anlatıyor. Bu anlamda Ayşe Şen’in ilk romanı, iki din, iki kültür ve iki toplum arasında bulunan genç bir kadını anlatıyor.

“Bu iki toplumun, iki milletin hikayesi, milliyetçi çizgiyle yazılmış bir kitap asla değil” diyen genç yazar, romanını Türk-Bulgar ortak yapımı olarak tanımlıyor.

Ayşe Şen’in Bulgaristan Radyosuna verdiği demeci dikkatinize sunuyoruz.

Siz avukatlık yapıyorsunuz. Kitap yazarlığınız nasıl başladı – sizin için teşvik ve ilham ne oldu?

Aslında avukatlıktan önce yazmaya başlamışım, çok küçük yaştan yazıyordum. Ama hepimiz hayatımızda bir şekilde para kazanmak zorundayız, bir meslek seçmek zorundayız ve ben avutkatlığı seçtim. Şanslıyım, çünkü çok severek avukatlık yapıyorum, ama bu stresli bir iş, insanların sorularını çözmeye çalışmak. Bazen çok mutsuz olabiliyorum. Ben bu mutsuzlukları ya da kötü zamanları aşabilmek için yazmaya sığınanlardanım. Yazdıkça çok rahat bir insanım. Yazarken bütün kötü, olumsuz duygularım akıp gidiyor. Bu açıdan avukatlık ve yazarlık yan yana beni çok mutlu ediyor. Söylediğim gibi, çok küçük yaştan yazıyorum.

Belki siz avukatlık yaparken yeni insanlarla tanışıp yeni enteresan hikayelerle yüzleşiyorsunuz?

Kesinlikle! İşim dolaysıyla öğrendiğim hikayeleri yazıya hiç dökmedim, ama ilerleyen zamanda olabilecek bir şey. İlham aldığımız şeyler her zaman kestiremiyoruz. Bazen bir insanın hikayesi çok etkiliyor, motive ediyor, mutlu ediyor, belli olmaz. Ama yazmak için beslenmek lazım – herşeyden, gördüklerimizi, yaşadıklarımızı. Bu anlamda avukatlık güzel bir iş.

Genç bir yazarsınız, ama aynı zamanda ödülleriniz var. Bundan biraz bahseder misiniz?

Öğrencilik yıllarımda hep böyle öğretmenlerimin isteği ile katıldığım yarışmalardan boş dönmezdim. Üniversite’den sonra yarışmalardan uzak kaldım. Yazdım, ama yazdıklarım kimse ile paylaşmadım. Bu sırada bir arkadaş bir yarışmadan bahsetti. “Tuna Nehri ve Öyküleri” – bundan daha muazzam konu olamaz! Tuna Nehri geçtiği ülkeleri konu alan bir yarışmaydı. Tuna Nehri benim için memleket demek. O yüzden yazmaktan çok keyif aldım. Bu AB sponsorluğu ile düzenlenen bir yarışma, AB ve Türkiye kültürler arası diyalog programı desteğiyle. Ve ben cesaret ödülü kazandım. Bir roman taslağım vardır, ve herkesle paylaşmak başladım. Demek ki, ben yazdıklarım paylaşırsam, farklı yerlere ve insanlara ulaşabiliyorum. İnsanlar okuyor, beğeniyor ve ben öz güven sahibi oldum. Ben bir kitap yazarsam, insanlar bunu belki sevebilir, diye düşündüm.

Onun dışında farklı yarışmalardan derecelerim var – örnek olarak Ümit Kafatancıoğlu Yarışması var, ama en büyük ödülüm Tuna Nehri Cesaret Ödülü.

 

Siz Bulgaristan’da, Kırcaali sehrinde doğan bir yazarsınız. Bulgaristanla bağlantınızı anlatır mısınız?

Bulgaristan memleketim, yurdum, yani her şeyim! Ömrümün yarısı Türkiye’dir, yarısı Bulgaristan’dır. Kırcaali’de doğdum, beş yaşımda Türkiye’ye, İzmir’e geldim, ama sonra devamlı Bulgaristan’a gidip-geldim, hala ailemin büyükler, etrafımdaki bütün tanıdıklarım Bulgaristan’dadır. Bulgarista’nın benim içimdeki yeri hatta bugün beni ben yapan pek çok şey Bulgaristan’da filizlenmiştir, bir tohum olarak orada toprağa düşmüştür.

Kitabın adı “Benim Adım Gül” ne anlama geliyor?

Ben hem Türk, hem Bulgaristan vatandaşıyım ve Bulgaristan benim anayurdum. Geçmişe baktığımızda insanlar, devletlerin ve siyasetin de hatalılar olur. Maalesef, dünya üzerindeki pek çok ülke, pek çok toplum, devlet arkasında her zaman çok güzel anlar bırakmaz. Utanç duyduğu anları ve zamanları var, pişmanlık ta olur. Bulgaristan’ında bunun gibi bir hatırası var. 80 yıllarda yanlış politikaların sonucunda orada yaşayan Türk adları elinden alınmış. Bazı zamanlarda insanların kendi adları söyleyebilmesi, istediğiniz dili konuşabilmesi büyük bir lüks haline gelmiş. “Benim adım Gül” tam bu zamanları anlatan bir kitap, iki kültür, dil ve topluluk arasında sıkıştırılan bir kadın hayatı. “Benim adım Gül” özgürlük cümlesidir.

Yani, sanırım, bu kitapla kültürler arasında bir sentezin mümkün olduğunu göstermek istiyorsunuz.

“Benim adım Gül” ile hiçbir şekilde bir tarafın hikayesi anlatmıyor – Türkler’in ve Bulgarlar’ın hikayesini anlatmıyorum. Ben sadece toplumun içinden herhangi bir insanın hikayesi anlatıyorum. Bu kitabı okuyan bir Türk olsun, Bulgar olsun, dünya vatandaşı olsun, insan olsun yeterki, içerisinde mutlaka kendine göre şeyler bulur. Bazı yerler göçmen bir kadın hikayesi şekilde çizildi, ama romanım bu kesinlikle deği, çünkü Gül Bulgaristan topraklarından çıkmıyor, Bulgaristan Gül’ün anavatanı, sevgili anayurdu, o yüzden Gül’ü tek bir tarafa bağlamak doğru değil. Bu iki toplumun, iki milletin hikayesimilliyetçi çizgiyle yazılmış bir kitap asla değil. Milliyetçilik yapmak çok yanlış. Bu nedenle tarafsız gözle Gül’ü okumak bence daha iyi.

Bulgar okuyuculara vermek istediğiniz mesaj ne?

Kitap yeni çıktı, zaten henüz farklı dillerde çevirilmişbir kitap değil, ama kitabımın bir gün Bulgarca’ya çevrilmesini bütün kalbimle isterim. Bunun sebebi de şu – ne kadar dünyaya, bütün insanlara seslenen bir kitap olsa da , aslına baktığımızda Türk-Bulgar ortak yapımı, sentez oluşumu bir kitap. Özellikle yeni nesil Bulgar okuyucuların, yeni jenerasyon okuyucular, bir önceki kuşağı bilmez. Tarihi öğrenmek anlamında değil, ama o zamanın kokusunu almak ve bugünün yetişkinlerinin ne koşullardan geçtiğini görmeleri anlamında kitap bence güzel bir bakış açısı sağlayacaktır. Bu sadece Bulgar toplumu için geçerli değil. Okuyan herkesin kendine göre bir şey bulabileceği inanıyorum.

Kitabı yazarken araştırma yaptınız. Bu konuyu biraz açabilir misiniz?

„Benim adım Gül“’ü yazmak benim için çok renkli bir yolculuk oldu. Bulgaristan doğumlu olmama rağmen Bulgaristan’ı çok iyi tanımadımı fark ettim. Kırcaali doğumluyum, birkaç kere Sofya’da bulunmak dışında Kırcaali’den pek çıkamadım. Kitabın baş karakteri olan Gül Razgrad’da doğan, Veliko Tırnovo’da okuyan, daha sonraki süreçte Bulgarista’nın kuzey şehirlerinde bulunan bir insan. Ben buraları hiç gitmedim. Araştırma yapmak istedim ve Bulgar folk danslarıyla tanıştım. Bulgar folklor danslarının ne kadar renkli olduğunu fark ettim. Horolardaki müzik beni çok etkiledi. Sonra bir köyle kesişti yolum. Geleneksel Bulgaristan danslarını halen ayakta tutan köylerden biri. Bu köylerden Stranca dağlarında sadece 4-5 köyler kalmış – Kosti, Kondolovo, Gramatikovo gibi. Bu köylerde nestinarların yaşadığını öğrendim. Nestinarstvo – bu geleneksel, ama halen sürdürülen bir dans, çıplak ayakla ateş üzerine yürüyen ve ateşi hissetmeyen insanlarmış. Her yıl 3 Haziranda, Aziz Konstantin ve Elena için ayın düzenliyorlar. Röportajları dinlemesem, inanamam. Bu beni çok etkiledi. İlerleyen zamanda Bulgaristan’ı kültürel anlamda tanımamı sağlayacak bir gezi yapmak çok istiyorum. Kitap sayesine bu biraz oldu, ama daha da ilerlemek isterim, çünkü Bulgaristan’ın çok renkli bir kültürü var. İnşallah, gelecek zamanda bunu yapmak istiyorum.

ad826x90
0 0 0 0 0 1
YORUMLAR

En az 10 karakter gerekli
Tüm Yorumlar (1)

Sıradaki haber:

Bulgaria Air direkt dış hat uçuşlarında promosyon kampanyası başlattı

Hızlı Yorum Yap

0 0 0 0 0 1
sf TÜRKİYE'DE KORONAVİRÜS
357.693

VAKA

311.520

İYİLEŞME

9.658

ÖLÜM

46.173

AKTİF VAKA

sf DÜNYA'DA KORONAVİRÜS
42.280.709

VAKA

28.591.681

İYİLEŞME

1.145.557

ÖLÜM

13.689.028

AKTİF VAKA

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.  

BulHaber.com'e üye olun

Zaten üye misiniz ? Buraya tıklayarak Üye girişi sağlayabilirsiniz.

BulHaber.com'e giriş yapın

Henüz üye değil misiniz ? Buraya tıklayarak Üye olabilirsiniz.